• yazarlar

  • Yelda KARATAŞ
  • Ahmet UYSAL
  • Asuman ATAKUMAN
  • Serkan TÜRK
  • Hasan KAYA
  • Müge ŞENÖZ
  • Aslı NAZ
  • Meral ULUSOY
  • Engin AKBABA
  • Kayra KUZEY
  • Ayşegül TERCAN
  • Hale OYAL
  • Hasan ÖZAYDIN
  • Ali AYDOĞDU
  • İbrahim SAĞLAM
  • Hakan KARTAL
  • A.uğur OLGAR
  • Özgür Ozan DEMİREL
  • Özgür ASAN
  • Günay ÖZKILINÇ
  • Çiğdem ÜNAL
  • Hasan ÖZAYDIN
  • Bese ERTEM
  • Namık KUYUMCU
  • Sedef KANDEMİR
  • Fuzuli TOPAL
  • Özgür KARAKAYA
  • Hüseyin BOZKURT
  • Bağlantılarım

Sizden İz

                                                      Hale OYAL

Derin
uğultulu geliyor sesin/iz
Nerdesin/iz
İlkyaz mıdır uçuşur saçlarınızda
ki
karlı bir gündür
açılır pencerelerin/iz
 
Duvarlarda soluk parmak izlerin/iz
seyrek yağan yağmurlar mısınız ki
göze görünmezsin/iz
 
İnce bir uzun yol muydu izlediğin/iz
eskilerden
nice bedeller uğruna öğrendiğin/iz
ve
eskiden de böylesine yavaşça mıydı
bu gizli saklı tükenişlerin/iz
 
Sokaklardır ki
o sevdayı usa düşürür
ve yine
sokaklardır ki
o zamandan sizden iz
Nasıl da parçalara ayrılmış
gökyüzünden habersiz
sonsuzlukta gezinen gemilerin/iz
 
Vurur kıyılarımıza her ilkyaz
kıyılarınızdan uzanıp erişmiş
çakıl taşı düşleriniz
pırıltısı gökkuşağı yüklenmiş
Boylarınız mıdır yoksa uzun
savrulan ilkyaz rüzgarlarında
ki
buğday başaklarını toplamış da bağrında
tarlalardan kopup gelmiş
direnmişliğin/iz
 
Bu yürek eski yürek
ki
atar sol tarafınızda
candamarınız gibi
suskun ve sessiz
 
Ah hele o
acıyla derbeder
kısa ömür takvimlerinizden
hızla ve hırsla koparılmış
masum boyun eğmeyişlerin/iz
 
Oysa ne çok bildiğimdir
bu gizli sevda ağrısı örselenmişliğin/iz
ki
anılar arasında unutulmuş
ve
her ilkyaz inatla çıkartarak
yeniden...yeniden
sevdayla örgülediğin/iz
 
Sizden iz.

Mayıs2007/ İstanbul

Çaresiz

                                         Hasan ÖZAYDIN

Sa
ğ kolunu savaşa vermiş

Gazinin, taşıdığı madalyon

Misali taşırım,

Sol göğsümde senin yaranı…

İçim kanar

Tarifsiz acılar yaşarım, ama

Ağlayamam… 

Nice coşkular

Askerden gelen oğul tadında

Sevinçler yaşarım

Mutluluk kanat takar bedenime, ama

Gülemem… 

İçime akarsın sessizce

Her yanım sevdaya keser birden

Kollarım çiçek açar

Bahara durur seninle ömrüm, ama

Sevemem… 

İlk hırsızlığımda yakalanırım

İlk aldatışımda basılırım.

Her sözüm ayrı bir pot olur, ama

Utanamam… 

Bir şarjörü boşaltırım beynime

Bütün bıçakları saplarım göğsüme

En derin uçurumlara atarım kendimi

Bütün yolları denerim, ama

Ölemem… 

Bütün şiirler toplanır beynimde

Cümleler fırtınadaki hazan

Yaprakları misali uçuşur

Sözcükler bayram gibi

Resmi geçide durur

Neler biriktiririm senin için

Seni sevmek var ya bu yürekte

Bakınca gözlerine

Dilim lâl olur

Konuşamam… 

Sen Bir Islıkla Rüzgârdan Demir Aldın

                                                      Aslı NAZ

Bu mektubu hepinize yazıyorum. Henüz sözcüklerimi yağmurla buluşturmadım; ama biliyorum ki bu mektubun pulunda yalnızlık resmedilmiş bir adres olacak ve şairin dediği gibi, yaşadığımız coğrafya belirleyecek kaderimizi. Her birimiz günü geldiğinde taşlaşmış ıstıraplarımızın gölgesini arayan o anlatıla anlatıla iler tutar yanı kalmayan öykülere benzeyeceğiz. Çünkü olabildiğine yalnızız. Mahallemdeki bütün evleri kendi evimize benzetirdim tıpkı Dokuzuncu Hariciye Koğuşunda olduğu gibi. O zamanlar çocuklarından önce çıkmazdı, onları okula uğurlarken köşeyi dönene dek beklerdi anneler. Besleyip büyüttükleri aşklarıyla koklarlardı evlatlarını. Mahalle kokusu, komşu ekmeği, yan mahallenin bıçkın ablileri ve sevda tuz gibiydi. Giderek soluksuzlaştı sokak, gidenlerle bakışları sertleşti, dudakları aşağıya doğru iniverdi. Üşüdü, anlamını yitirdi kent. Her insan başkasının gözlerinde arar oldu sığınacağı serinliği. Kalp içe döndü. Şehir küstü. Yalnızlaştık en yakın saydığımıza/sandığımıza buz kesildik. Ağızlarından köpükler saça saça ellerindeki paraları sayan adamların iştahından bulandı midelerimiz. Yemeden kesildik, annelerin sütleri kesildi, bebekler aç kaldı birden. Şimdi ben gecenin kara duvarına bir çentik atıyorum hiç bana ait olmamış bir günün daha bittiğini imlemek için. Sonra penceremin önünde hırlaşan sokak köpeklerinin gözlerine doğru mevsimsiz bir aşkı bağırıyorum biraz da utanarak belki de ağlayarak. Aşkta hiç tedbir olur mu?

Yalnızım merdivenlerimde zaman çöreklenmiş, iskeleme zehirli şüpheleriyle yapışıp kalmış hatta kokusunu bulaştırmış her yanıma oysa ben zamansız, kuralsız, hesapsız bir aşkı düşlemiştim.

“Bembeyaz yelkenliydi yüzün/boyundan büyük dalgalarla yıkandı

Deniz sakindi uyuduğunda/sen ki uykunda bile gülümserdin

Kırmızıya kesti hava/yağmur maviye yağdı

Sen bir ıslıkla rüzgârdan demir aldın”

 

Uzun zamandır düş kırıklıklarıyla örülü, yenilgilerle taçlandırılmış, soğuk ve loş odalarda demlendiğim şiirler yazıyorum. Sana ya da başkasına bunun önemi yok artık. Baksana yelkovanını sokmuş bir akrep duruyor duvarımda. Sense methiyelerimden kendine pay çıkarma dersinden tam puan almak derdindesin. Sen de kimi zaman yakamdan düşmeyen o ithal rejimlerle getirilmiş annesine hiç benzemeyen sözcüklerden yanasın. Gördüğün kadar değil aşk, sağanağına şemsiye açmaya çalıştıkça yalnızlaşıyorsun, düşünsene bir yıldıza bu denli yük yüklemek hele ki ihtimallere dökülen sevdalar için biraz fazla değil mi?

Bir bilsen ne çok şeyi de götürdün giderken.Senin için ne de kolaydı “bitti” demek.Oysa ben sen giderken karşımdaki o tablonun yaldızlarının bir bir dökülmeye başladığını gördüm.Daha önce hiç gözüme batmayan bir ayrıntıya takılıp kalıverdim sen giderken.Mesela duvarın boyasının kendi ölümüne ağladığını duyuverdim.Evdeki eşyaların ürperten yalnızlığıyla sarmaş dolaş oldum. Ne de olsa bırakıp gittiğin eşyalardan başka neye benzetilebilirdim ki. Sonra yeni bir güne uyanınca anlamlı sözcüklerden oluşan cümleler kuramayacağımın farkına vardım. “Mantık mı aşkı öldürür yoksa aşk mı mantığı bitirir?” sorusuna takılıp kaldım.

Adımlarımı hizaya sokmaya çalıştıkça dirençli bir inatla karşılaştım, tebessüm etmeye çalıştıkça somurtan, susturmaya çalıştıkça öfkelenen, hiddetiyle ateşlenen çocuklara benzedim. Aynaya baktığımda ise alnımda doluşmuş kederli ter damlaları, bulutlanmış gözlerim ve bana ait saydığım, sandığım sen varsın/dın. Fakat aynadasın yalnızca oradasın. Uyumalı, unutmalıyım...

Bu sürgit çarpıntı, bu ölüm duygusu, bu yoksulluğa benzeyen acınası haller… İşte haleti ruhiyesi evlere şenlik bir kadın. Bir bilsen ne çok şeyi de götürdün giderken. Eksik miydi cümlelerim daha mı yalvarmalıydım, ne söyle ne? Sen şimdi belki de daha uzakları görme derdindesin ya da tuhafiyeci bir kızın kendi aidiyetini unutmak için maaşının büyük kısmını verip aldığı çantasını taşırkenki sınıf atlama çabasına şaşmaktasın.Ya da belki flaş flaş flaş başlıkları altında verilen ve ülkesini sevmekten  gözaltına alınanların maceralarıyla ilgileniyormuş gibi yapmaktasın.Hatta yüksek rütbeli bir iktidarın halkın korkularından öteye geçmemesi için rüyalarına dahi girmeye çalıştığını düşünmektesin.

Uzaklarda kalmış bir kadının ferahfeza makamdan söylediği hüzünlerle boğulduğunu, saçlarını omuzlarından aşağıya düşürerek başını cama yasladığını saatler boyunca incinmiş yüreğini teselliye çalıştığını önemsemiyorsun artık. Ne de kolaymış kabullenmen...

Zamanın beni avutması gerekiyor şimdi ya da beni kollarına alıp uyutması senden kalan ayak izlerinin kaybolması için senden kalan sendelemelerimin düzelmesi için... Yaşam biraz da kaypak yüzünü gösteriyor şimdilerde ama yine de bir yıldız kayıverse göğümde, bir meltem okşasa beni kordonda, fıkırdak adımlarıyla bir genç kız gülümsese umutlanıvereceğim, yeniden inanacağım masallara. Mahcup bakışlı eylül sabahlarında insanların yüzlerine bakacağım tüm kirlenmişliklerine rağmen onları sevebilmek için. Yalnızlık bıçak gibi kesse de nefesimi acıyı tadacağım sen de tattığım gibi.

Kırıldık bugüne, yarına kırıldık daha gizlilerde kalmış sevgilileri öpemeden çalındı ay ışığımız yakamozun yerini düş kırıklıklarına bıraktık. Kimseler rüyalarını hayra yoramadığından yağmur başka topraklara yağdı. Şimdi belki ben de uzaklara gitmeliyim ulaşamayacakları bir aşkı büyütmeye ya da bildik duaları okuyarak şehrin geceden kalma kâbuslarıyla başa çıkmaya başlamalıyım.“Yaşama sanatı, yalanlara inanmayı bilme sanatıdır.” diyor ya Paves inanmalıyım. Fakat önce şu sondaki gereklilik eklerinden kurtul-malı-yım.

Gece doğurmak üzere dağların ardından akça pakça bir kızın başı göründü. Vücudumu ateşler alıyor yüreğim öfkeleniyor bu olanlara. Uzaklarda çalıyor Farjad. Toparlanmaya başladım bile hatta yarın kendime bir iş arayacağım ve mutlu olacağım. Rus ruleti oynamak için geç mi kaldım?

 

 

TEL

                                 Yelda KARATAŞ

Aramızda ne vardı
Mavi tuzun acısı mı?
Yakamoz bilmez cahil suyun gölgesinde
zıpkın gibi bir bahar mı?

Aramızda ne vardı sahi
Geçmişin boynu eğik hayaleti
Gece yarısı dudağımda oynaşan
Altın damlası terin mi?

Ne varsa aramızda son hamlede bitti kalbim
Ve nedensiz susuşum bir akşam ölümüne karşı

Ah derinde ay doğar ve göğsüme batar
Ama gün.görmez

Ben öldüm aramızda ne varsa
Hiç doğurmamış annenin sütü kadar
Zemheride açan gül tazesi kan
İmkânsız ve hayat olan.

NÂZIM’A, BURSA’YA, ÇINARA DAİR…

                      Güney ÖZKILINÇ

 

 Bursa’da cezaevinde

Kapatmışlar bir devi

Ellerini ısıtsın yüreğimin alevi…

 

 

    İlginç İddialar Ve Bir Tanıklık

 Nazım’ın Bursa’ya ilk yolculuğu 1933’tedir. Bursa Ağır Ceza Mahkemesinde “gizli örgüt kurmak”, ”İstanbul, Bursa ve Adana gibi, amelenin yoğun olarak bulunduğu illerde bildiri dağıtmak”, ”duvarlara yazı yazmak…” gibi iddialar öne sürülerek; devleti yıkmaya çalışıp ama sadece yıkmakla da kalmayıp komünist bir düzen kurmaya çalışmak suçlarından idam istemiyle yargılanır. O yıllarda Pirâye’ye şöyle seslenir:

“İhtiyar bir çınar ağacına benzeyen gövdemin içinde her dem taze her dem kuvvetli ve her dem senin ateşinle dolu, aşınmamış, pırıl pırıl bir yürek taşıyorum. Seni düşünürken ben gençleşiyorum.”

 1933 yılında toplam 25 mahkum jandarma gözetiminde ve ikişerli kelepçeli olarak Bursa Adliye binasına girerler. Heykel’deki Eski Bursa Adliyesi’nin önü ana baba günüdür. Nâzım, bir başka şairle, Nail Vahdeti Çakırhan’la aynı kelepçeyi paylaşır. Bursa’daki mahkemeyi o yıllarda henüz lise öğrencisi olan ve sonraki yılların ünlü gazetecisi ve yazarı olarak karşımıza çıkan İsmet Bozdağ da izler. İsmet Bozdağ’ın anlatımına göre; savcı elinde tuttuğu bir kağıdı (Enternasyonal bildirisini) Nâzım’ın yüzüne sallar. Ve o sırada mahkeme başkanı, Nâzım’a: ”Bu beyannâmeyi sen mi yazdın?” diye sorar. Nâzım: ”Hayır!“ diye yanıt verince: Mahkeme başkanı: ”Kim yazdı ?” diye sorar. Nâzım: ”Enternasyonal yazdı.” yanıtını verdiğinde, mahkeme heyeti: ”Sanığa soruldu. Cevaben enternasyonal denildiği için  müteakip celseye“enternasyonalin” celbine karar verilmiştir…” 

Bursa cezaevinde o yıllar 34 siyasi tutuklu varmış.

1933 yılındaki duruşmaya tanıklık eden gazeteci İsmet Bozdağ, 1941 yılında bu kez temsilcisi olduğu Vatan Gazetesi adına Nâzım’la ilgili haber yapmak isteyince belediyedeki işinden olur. Ve bu olaydan sonra Bursa gazeteleri Nâzım’la ilgili haber yapmaya çekinirler.    

 İlerleyen duruşmalarda daha da ilginç olaylar yaşanmıştır. Bir sonraki duruşmada savcı, adı duruşmaya sonradan eklenen Kadri isminde birinin üzerinde bulunan Karl Marks’a ait kitabı da Nâzım’ın yazdığını iddia etmiştir. 31 Ocak 1934’te Bursa Ağır Ceza Mahkemesi Nâzım Hikmet, Nail Vahdeti, Tosun Ömer ve Yonga Ömer hakkında beş yıl mahkûmiyet kararı verir. Hapis cezası alan bu dört kişi 5 Ağustos 1934’te cumhuriyetin onuncu yılı dolayısıyla çıkarılan af sonucu serbest bırakılır.

      Nâzım, Harp Okulu ve Donanma Davaları sonucu davaları yürütenlerin siyasal tutumları nedeniyle 29 Ağustos 1938’de 28 yıl 4 ay hapis cezası almış ve bir iki cezaevinde kaldıktan sonra Çankırı Cezaevine gönderilmiştir.

       5 Aralık 1940. Anadolu’da bir bozkır sabahı… Nerde başlayıp nerde bittiği belli olmayan bir rüzgar ve uzayıp giden yolun kıyısında aralıklarla öbekleşmiş, yarılmaya karşı dirençli; dokusu sıkı ve sağlam akasyalar… Ve akasyalar gibi dirençli, onlarca yüreğin, onlarca nefesin attığı Çankırı Cezaevi…

       Sabahın erken saatleriyle birlikte avluda bir hareketlilik başlar. Çankırı Cezaevi’nin nakil aracı bir iki marş sesinin ardından çalışır ve yanaşır demir kapının önüne… Nâzım Hikmet, kendisine verilen rapor gereği kaplıcalı bir kent olan Bursa’ya; bir başka deyişle, duvarları arasında kesintisiz olarak on yıl yatacağı Bursa Hapishanesi’nin beş yüz altı kilometrelik yolculuğuna o gün başlamıştır.

 Bu arada belirtmem gerekir ki Nazım, Bursa’ya bir kez kelepçesiz gelir ve kelepçesiz gider.

 Bursa’da Kelepçesiz Bir Gün… 

  1936 Mayısının son Pazar günü Nâzım, bu kez Akşam Gazetesi’nin bir muhabiri olarak Bursa’dadır. Bursa’da yoksul bir emekçi ailenin çocuğu olarak dünyaya gelen ve geçirdiği sıkıntılı yılların ardından Akşam Gazetesi’nde çalışmaya başlayan “Amcabey” tiplemesinin yaratıcısı Cemal Nadir’in sergi açılışı yapılacaktır. Haber yapmayı hem arkadaşlık hem gazetecilik görevi olarak gören Nâzım, soluğu Bursa’da alır. Bu, onun Bursa’ya kelepçesiz olarak gelip kelepçesiz olarak gittiği son yolculuktur…

Nazım’ın, Bursa’daki yaşamı öyle tanıklıklarla dolu, araştırdıkça öyle ilginç anılar karşınıza çıkıyor ki…  

Bursa Kalesinde Orhan Kemal’le Aynı Koğuşta…

 Bin dokuz yüz kırk. Beş aralık. Cezaevi arabası, kuzeyde çınarları güneyde meyve ağaçlarını, pınarları ve Uludağ’ın eteklerine serpilmiş Kızık köylerini geride bırakarak Bursa’ya yaklaşır… Bursa Hapishanesi o zamanlar nüfusu yüz bin kişi olan şehrin dışına düşmektedir. (Bugün Uluyol Caddesinde bulunan Yeni Adliye Binasının olduğu yer)

 

 Nâzım, Bursa Hapishane’sine girer girmez eline kağıt kalemi alır ve Çankırı’daki dostu Kemal Tahir’e şöyle der: ”Bursa’dayım. 33 senesinden beri Bursa Hapishanesi’nin duvarları, pencereleri, malta boyları değişmemiş. Ne eskimişler ne yenileşmişler. Hatta o zamandan kalma bir iki mahkûma dahi rastladım… Oda arkadaşımın adı da Kemal. Senin adın gibi.   Yalnız adı değil sana benzeyen, şiire meraklı, senin gençliğin gibi…”

Nâzım’ın bahsettiği kişi, önceleri şiire meraklı fakat Bursa Hapishanesi’nde onun yönlendirmesiyle öykü ve roman yazmaya başlayan ve sonraki yıllarda “Arkadaş Islıkları, Gurbet Kuşları, Yalancı Dünya, Hanım’ın Çiftliği, Bir Filiz Vardı, 72.Koğuş…” gibi kitapların yazarı olarak karşımıza çıkan Orhan Kemal’den başkası değildir… Nâzım, Kemal’le yakından ilgileniyor, Fransızca öğrenmesi için destek veriyor ve kendi bilgisini onunla cüretkârca paylaşıyordu… Nâzım, Orhan Kemal’in şiirle uğraşmasına, şiir yazmasına kızardı. Ona roman ya da öykü yazması yönünde telkinde bulunurdu. Onunla Bursa Hapishanesinde kaldığı 1943 yılına kadar çok yakından ilgilendi. Kendisi gibi haksızlığa uğratılmış aydınlara şöyle seslendi:

“Yüklü yemiş dallarıdır kollarımız,

silkeler durur düşman, silkeler durur bizi.

ve yemişimizi daha rahat, daha kolay toplamak için,

vurur prangayı ayağımıza değil, vurur prangayı kafamızın içine...”

 

 26 Eylül 1943 ‘te Orhan Kemal, Bursa Cezaevi’nden tahliye olur. Memleketi Adana’ya gider. Gider ama yüreği, canı Bursa’da kalmıştır. Ve yıllar sonra öğretmenini anımsar ve sarılır kalemine…

Günler geçecek ekmek derdi çökecek omuzlarıma
Fabrika, makinalar tezgahım
Sana şeker kamışı, portakal yollayacağım
Karım yün çorap örecek, her hafta mektup yazacağız
Askere almazlarsa eğer
Unutabilir miyim seni
Tahtakurusu ayıkladığımız hapishane gecelerini
Ve radyoda şark cephesinden haber beklediğimiz
Müthiş anların küfrünü
Radyonun yanındaki duvara kurşun kalemiyle abus insan yüzleri çizmiştin
Unutabilir miyim seni hiç ?
Hala beton malta boylarında duyuyorum
Takunyaların sesini !
Unutabilir miyim seni ?
Dünyayı ve insanlarımızı sevmeyi senden öğrendim
Hikaye şiir yazmayı ve erkekçe kavga etmeyi, senden !                                           

     Cezaevinde Yetişen Ressam: Balaban

    Bursa Hapishanesi’nde Nâzım’la birlikte değişen bir şeyler olmuştur. Önceleri ona yaklaşmayan hatta ondan korkan kimi mahkumlar onu tanıdıkça yakınlaşmışlardır. Meydancı Bobi Niyazi’nin: ”Üstad geldi üstad!” demesiyle Bursa’nın hemen yanı başındaki Seçköy’den Balaban’ın koğuşu canlanır. İbrahim Balaban hısmını öldürdüğü için 1942-1945 ve 1948-1950 yılları arasında Bursa Cezaevi’nde Nâzım’la birlikte yatar. Onunla ilk kez cezaevi berberinde karşılaşır. Şairden resim tekniğini öğrenir. Sadece resim tekniğini öğrenmekle kalmaz, Nâzım’dan sosyoloji, felsefe ve ekonomi-politik dersleri alır. Vatan Gazetesi’nde Nâzım’ın da desteğiyle şu haber çıkar: ”Cezaevinde yetişen ressam” Ve yıllar sonra “Şair Baba” diye çağırdığı Nâzım için: ”Bir güneşti ve ben o güneşin içinden doğdum.”der.

“İşte seyreyle gözüm, işte insan / Dağın, taşın, kurdun efendisi / İşte poturunda yamalar /

   İşte karasaban / İşte sağrılarında kederli, korkunç oyuklarıyla öküzleri…”

 

 

Balaban, şimdi dünyaca tanınan ünlü ressamlarımız arasında olup yaşamını halen İstanbul’da sürdürmektedir.

1940’lı yılların başında cezaevi müdürü Nâzım’ın dayısı olan Ali Fuat Cebesoy’un (General) yaveri Tahsin Akıncı’dır. Bu nedenle Nâzım’a müsamahalı davranır. Hatta Bursalı  gazeteci İsmet Bozdağ’a göre şairimizin haftada bir gün Çekirge’deki Hayat Oteli’nin  kaplıcasına gitmesine o izin verir.

”Bir güneşti ve ben o güneşin içinden doğdum.”der.

 

     FAİK BERCAVİ (FAYEK), NAİL, TORNACI, AHMED, UFAK ALİ, BULGAR GAVRİTCH  VE DİĞERLERİ…

FAİK BERCAVİ (FAYEK) 1933 yılında yıl sonu tatilinden yararlanarak eski bir aile dostu olan yaşlı karı kocayı ziyaret için Bursa’ya gelir ve geldikten iki gün sonra Bursa Emniyet Müdürlüğüne bağlı polislerce gözaltına alınır.Beyrut doğumlu İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesinde okurken Nazım’ın adamı olmak savıyla tutuklanır.1938 yılında gazeteciliğe başlar.2.Dünya Savaşında Hitler Faşizmine karşı Bulgaristan,Romanya ve Ukrayna’da savaşır.1959’da Fransa’ya yerleşir.Çeşitli ülkelerde elliye yakın resim sergisi açar.

Ve Nazım için şöyle der:

“Yaptıkları ve yaşamı, duygularına, yazılarına tastamam uyan bir şair. İnsanlık yönü; şiirlerindeki derinlik, insancıllık ve içlilik kadar engindi.”

 

  FAYEK,26 Nisan 1934 yılında beş yıl ceza aldıktan sonra şunları söyler:”Sağ olasın Bursa şehri buraya geldik. Fakat bir türlü bırakıp gidemedik.”

“Dalgın dalgın Bursa sokaklarında dolaşıyordum. Böylece Yeşil Cami’ye kadar geldim. Oradaki talebe kahvesinin bir köşesinde yer bulup oturdum. İçimde ne yas ne sevinç vardı. Sanki uzun çok uzun yıllardan beri burada yaşıyormuşum gibi bir duygu genç varlığımı kaplamış bulunuyordu.”

     “Hayatım boyunca Bursa’ya gidip bu yerleri tekrar görmeyi ne kadar istemiştim. Her karar verişimde bir engel çıkmıştı ve ben Bursa’yı bir daha göremedim...”

KOCA GAVUR BULGAR GAVRİTCH

Hakkında ihbar yapılıp da tevkif edilenler Nazım’ın teşkilatı diye algılanıyordu. Halbuki içlerinde Nazım’ı tanımayanlar, adını bile o ana kadar duymayanlar vardı. Gözaltına alınışı bir o kadar komik. İçeri almaya neden bulamayınca emniyet yetkilileri Gavritch’in evine geliyor ve küçük kızına şeker verip “söyle bana sen kimsin deyince küçük kız, babasıyla eve gelen misafirlerden duyduğu o sözü söylüyor(komünist) ve gözaltına alınıyor…

NÂZIM HİKMET YETİŞTİRMESİ TAHRİKÇİ TUTUKLANDI!

Yıl  3 Ekim 1947.Bursa’da yayınlanan “Doğru Gazetesi” nde birinci sayfadaki haberin başlığı şöyledir: ”Nâzım Hikmet’in Yetiştirmesi”. Haber şu şekilde devam eder: ”Mudanya’da adam öldürdüğü için yedi yıl yatıp çıkmış Cepneli Halil Cengiz, tahrikçilik yaparken bir kahveci tarafından yaralandı. Adı geçen kişinin Bursa Cezaevi’nde Nâzım Hikmet’in yetiştirmesi olduğu anlaşılmış ve tutuklanmıştır.”

Sonraki yıllarda yukarıdaki gibi çok olay yaşanır Bursa’da. Cezaevine orman kesmekten girmiş, adam öldürmekten girmiş, bir çok mahkumun dışarı çıktıktan sonra benzer gerekçelerle saldırıya uğradıkları ya da göz altına alındıkları görülür.

 

 BURSA KIZ ÖĞRETMEN OKULU ÖĞRETMENLERİNDEN CEZAEVİNİ ZİYARET

Yıllar önce, adını şu an hatırlayamadığım Bursalı bir gazeteci bana: ”Nâzım, cezaevi bahçesinde dolaşırken sürekli ‘Ninna yarim ninna’ türküsünü söylermiş. ” demişti. Yine aynı türküyü söylediği bir sabah, üstelik cezaevinde bazı mahkumların ona selam vermekten çekindiği ; Bursa basınının onun hakkında yazı yazmaktan kaçındığı bir dönemde 1944 yılının bir Pazar sabahı cezaevinin demir kapısı açılır.  Şu an benim de görev yaptığım ve o zamanki adıyla” Bursa Kız Öğretmen Okulu” (Bursa Kız Lisesi) öğretmenleri, Nâzım’ı ziyarete giderler.  Nâzım, Pedagoji öğretmeni Şevki Bey ve Nebahat Sütunç başta olmak üzere on kişilik öğretmen grubuna dokuma atölyesini, kendi koğuşunu gezdirir; kanaryası Memo’yu tanıtır. Nebahat Sütunç, Nâzım’ın o yıllardaki odasını şöyle tanıtır: ”Tabandan oldukça yüksekte demir parmaklıklı pencere, kapının karşısındaki duvara paralel, haki battaniye ile örtülü karyola, karyolanın sol karşısında önünde bir tahta iskemle bulunan tahta kare masa üzerinde bir yazı makinesi. Karyolasının başında annesi tarafından yapılmış iki yağlı boya tablo. Kapının karşısındaki duvarda kırmızı kalemle işaretlenmiş Orta ve Doğu Avrupa haritası. Her gece 22.30 radyo haberlerini dinler, Hitler ordusunun girdiği yerleri işaretler, sonra yatarmış.

 

Birlikte çaylar içilmiş sohbetler edilmiş ve ayrılık vakti gelmiştir. Bursa Kız Öğretmen Okulu öğretmenlerinin o gün oraya gitmesini ve Nâzım’la tanışmalarını sağlayan Şevki Bey, Nebahat Sütunç’un anlatımına göre yeni ders yılı başladığında  okuldaki görevinden büyük bir olasılıkla alınmıştır...

Hapishane İşliğe Dönüşüyor

     Onunla birlikte Bursa Hapishanesi bir işlik haline gelir. Tayyare biçimini andıran cezaevinin üçüncü katında sol taraftadır koğuşu. Koğuşunun penceresinde karanfil ve ıtır saksılar, masada Kemal Tahir’in verdiği daktilo; duvardaki kafeste  kanaryası ”Memo”.

Nâzım, Bursa Hapishanesi’nde mahkumların resmini yapar, el işi sandık, tepsi, oymacılık, dokuma tezgahı kurup dokuma işiyle uğraşır; tül perde üretip cezaevi müdürünün izniyle bu ürettiklerini dışarıda satar. Başta annesi Ressam Celile Hanım olmak üzere Kemal Tahir ve      VÂ-NÛ’lara  Bursa Hapishanesi’nden yazdığı mektuplarda bunlardan bahseder. Ve onlardan hapishanede üretilen bu eşyaların satılması için yardım ister.

Bursa’da tercüme yapar, öyle ki Milli Eğitim Bakanlığı ondan Tolstoy’un “Harp Ve Sulh” kitabını para karşılığı tercüme etmesini ister. Bursa’da kaldığı süre içerisinde yazdığı şiirleri, ”Mazhar Lütfi, İbrahim Sabri, Nurettin Eşfak” takma adlarıyla 1938-40 yılları arasında          “Yeni Edebiyat”, 1938 ve aralıklarla 1946 yılları arasında “Ses”, 1943-44 yılları arasında “Yürüyüş”, 1946 yılında “Söz” ve “Yığın”, 1946-48 yılları arasında “Baştan”, “Yeni Baştan” dergilerinde yayınlanır. Kendisi o yılları şöyle anlatır:

 

“Bursa Hapishanesi’nde çalışıyorum, tercüme yapıyorum. Manzaraları işliyorum, sevgililerimi  düşünüyorum. Tepeden tırnağa hasret, tepeden tırnağa ümitten ibaret bir halde. Bazan yüreğimde yüzlerini bile görmediğim milyonlarca insanın acısı, ümidi; bazen bir tek kadının yumuşak, sıcak dudakları…”

 Yine o yıllarda Bursa Hapishane müdürünün kızı Şehnaz Hanım, Nâzım’ın bazı şiirlerinin dışarıya duyurulmasında önemli katkılar sunar.

Nâzım, ülkesinde ve dünyada yayınlanan dergileri, gazeteleri takip eder. Bursa Hapishanesi’nde kaldığı süre içerisinde yüzlerce kitap okur. Okuduklarını beraber kaldığı mahkumları küçümsemeden onlarla paylaşır. Başta Kemal Tahir olmak üzere diğer aydınlarla çevresiyle paylaşır. Ülkemizde Türk ve dünya edebiyatıyla ilgilenenlerin Nâzım’ın,  cezaevinden, arkadaşlarına yazdığı mektuplardan elde edecekleri çok şey vardır.

 

Hitler’in Yenilgisi Ve Hapishanedeki  Casus !

1940’lı yıllar, Türkiye’de tek parti rejiminin baskıları, dünyada Hitler faşizminin saldırıları sürmektedir. İkinci Dünya Savaşı milyonlarca insanın ölmesi. sanatçıların , sanat eserlerinin yakılıp yıkılmasını beraberinde getirmiştir. Nâzım gelişmeleri radyodan takip eder. Hitler ilerledikçe siyatiği, karaciğer ağrıları artar, kıvranır, durur. Elleri dil olur, başlar yazmaya:

        Tanya,

Bursa Cezaevi’nde karşımda resmin.

Bursa Cezaevi’nde.

Belki duymamışındır bile Bursa’nın adını.

Bursa’m yeşil ve yumuşak bir memlekettir.

Bursa Cezaevi’nde karşımda resmin.

Sene 1941 değil

            Sene 1945.

Moskova kapılarında değil artık

                        Berlin kapılarında dövüşüyor seninkiler,

                                                                           Bizimkiler,

Bütün namuslu dünyanınkiler.

Tanya,

Senin memleketini sevdiğin kadar

    Ben de seviyorum memleketimi.                                                                                                                             ...           

 7 Mayıs 1945’te  öğle radyosunun verdiği haber Bursa Hapishanesi’nin duvarlarına çarpar, koğuşlarda yankılanır. Mahkumlar sessiz, hapishane sessiz Uludağ sessizdir. Duymak değil görmek ister gibi sesin geldiği yere bakarlar. Radyo tekrar eder: ”Almanya kendi topraklarında kayıtsız şartsız teslim olmuştur! ”Nâzım’ın sesiyle dağılır sessizlik: ”Yaşasın!.. Yaşasın!.. Dünya kurtuldu ! ”

Nâzım bu habere sevinmişti ama Bursa Hapishane revirinde sıhhiye göreviyle çalıştırılan bir hükümlü Türk, sinir krizleri geçirmişti. Daha sonra bu kişinin Almanya adına casusluk yapan bir teğmen olduğu ortaya çıkmıştır. 

Gece 21-22 Şiirleri

Nâzım, Bursa Hapishanesi’nde 21.00-22.00 saatleri arasında Piraye için şiirler yazmış ve gece bu saatler arasını sadece ama sadece onu düşünmeye ayırmıştır. 32 şiirden oluşan “21-22 Şiirleri” nde aşk, yaşama sevinci ve dünya görüşü iç içedir. 25 Eylül 1945’te koğuşunun penceresine yaklaşır,gecenin karanlığında yıldızlara bakarak başlar dizelerini mırıldanmaya…

En güzel deniz : 
     henüz gidilmemiş olanıdır. 
     En güzel çocuk : 
     henüz büyümedi. 
     En güzel günlerimiz : 
     henüz yaşamadıklarımız. 
                                                       Ve sana söylemek istediğim en güzel söz : 
                                                          henüz söylememiş olduğum sözdür... 

                                                                                                 

Pirâye ise Nâzım’a Bursa Hapishanesi’nde şunları söyler: ”Sen Bursa Ovası gibi yumuşak, yeşilliği rahatça fışkıran, az emekle çok verensin. Bundan dolayı ruhunun zıddı olan Çankırı iklimini seviyorsun. Ben ise, Çankırı gibi haşinim, bundan dolayı Bursa iklimini seviyorum. Zaten birbirimizi de bundan dolayı seviyoruz. ”

Baskıların Arttığı Yıllar

Tahsin Bey, ardından Kutsi Bey’in cezaevi müdürlüğü döneminde pek fazla rahatsız edilmeyen Nâzım, daha sonraki müdürlerin baskıcı uygulamalarına maruz kalmıştır. Bu yıllarda zorla saçları kesilmiş ve cezaeviyle birlikte kendisine bazı kısıtlamalar getirilmiş; örneğin kaplıcalara gidişi yasaklanmıştır. Diğer yandan hükümette görevli bazı yöneticilerin af söylemlerinin boş çıkması ve Nâzım’ın yaptığı itirazların sonuçsuz kalması, onu üzmüş ; fakat direncini yaşam tutkusunu elinden alamamıştır.

Oğlunun bu durumuna üzülen Celile Hanım, Adana’daki kızı Samiye’nin yanından ayrılarak Mart 1949’da Bursa’ya gelir. Abdal Caddesi Eski Hamamaltı Sokak 65 Numaralı eve yerleşir.

Nâzım,Açlık Grevine Balaban’la Sohbeti Sırasında Karar Verir…

Seçköy’lü Balaban birkaç yıl aradan sonra yine Bursa Hapishanesi’ndedir. “Şair Baba” sıyla avluda dolaştığı birgün, Nâzım ona oruç tutup tutmadığıyla ilgili sorular sorar.Sohbetin ilerleyen anlarında aklına “açlık grevi” yapma fikri gelir,takılır. On yıldır cezaevinde suçsuz yere tutulduğunu, artık yapacak başka bir şeyi kalmadığını söyleyerek açlık grevine gitmeye karar verir.

7 Nisan 1950 tarihli “Son Posta Gazetesi”nde Nâzım’ın Bursa Hapishanesi’nde açlık grevi yapacağı duyurulur. 8 Nisan 1950’de açlık grevine başlar. Aynı gün savcının talimatıyla  Heykel’deki Adliye binasına getirilir. Savcı, onunla kısa bir görüşme yapar. Tekrar Bursa Hapishanesine götürülen Nâzım, kanaryası Memo’nun sesini son kez dinleyecek ve Bursa şehrini, demir  penceresinden son kez seyredecektir.

 

Ve ben ne halk kütpsine ne başka bir erde o tarihli gazetelere rastlamadım ya koparılmış ya yok.

Bursa’daki Son Gün…

Yıl:1950,Nisan’ın sekizi. Saat: 18:00. Nâzım, Tophane sırtlarındaki Bursa Memleket Hastanesi’ne (Bugünkü Devlet Hastanesi) getirilir. Buradaki doktor kısa bir muayeneden sonra onu İstanbul’a sevk eder. Nâzım on yılını geçirdiği bu kentten, aynı gün içinde iki sivil polis eşliğinde ayrılır. Açlık grevine İstanbul’da devam eder.

Nâzım’a Destek Veren Yaşar Kemal Ve İşçiler Tutuklanır…

Türkiye’de ve dünyada Nâzım’a destek kampanyaları sürer. Adana’nın Kadirli ilçesinde Nâzım’ın şiirlerini okuyan işçiler tutuklanır, Nisan 1950’de yine Kadirli’de  Şair Kemal Sadık Gökçeli, Nâzım’a özgürlük istediği için tutuklanır. Asıl adı Kemal Sadık Gökçeli olan bu kişi sonraki yıllarda ustalaşıp sesi sınırları aşan romancımız Yaşar Kemal’den başkası değildir.

 

 

Bursa’dan Bir Nâzım Geçti…

Vâlâ Nurettin’in “Bu Dünyadan Nâzım Geçti” sözü elbette ki daha kapsayıcıdır. Ama ben yine de “Bursa’dan Bir Nâzım Geçti” denmeli diyorum. Denmeli çünkü: On üç yıl boyunca hem öğrenciliğine hem öğretmenliğine tanık olmuştur Bursa şehri... Hapishanede kalan yüzlerce insanın dünyasını değiştirmiş; onlara cezaevi pencerelerinin ardındaki, Uludağ’a farklı açılardan bakmalarını öğretmiştir. Onları şair etmiş, yazar etmiş, ressam etmiştir. Zihinlerde yer eden, dudaklarda tat bırakan şiirlerini;  sevdayı, kavgayı, umudu anlatan şiirlerini, Bursa’da yazmış; ”memleketinin insan manzaralarının” resmini Bursa’da karlı, lodoslu, güneşli havalarda çizmiştir. Yine şiirlerindeki  kimi toplumsal katmanlara ait karakterleri Bursa’dan seçmiştir.

 

...

Uludağ,

         Bursa.

Bursa düşman elindeyse de

kâr getirmez değildir

          esrar tekkesi ve kumar kahvesi açmak.

Ezildikçe bazıları insanların

                    daha çok esrar içer

                                  daha ümitsiz kumar oynar.

Bu Göl İznik Gölüdür…

Bursa-İstanbul karayolunun 40.kilometresinden sağa döndüğünüzde eski Osmanlı evlerini dağa serpiştirmiş Karsak Köyü’nün yanı başından geçerken; etrafı dağlarla çevrili İznik Gölü’nün kıyısında gümüş zeytinlikler boyunca canlı bir yaşamın devam ettiğine tanık olursunuz. Yüzyıllar öncesinde Şeyh Bedrettin; Torlak Kemal ve Börklüce Mustafa, yakın arkadaşlarıyla birlikte İznik'te kurdukları bir tarikatla, Anadolu ve Rumeli'de düşüncelerini yaymaya başlamışlardı. ”Yarin yanağından gayrı her şeyin insanlar arasında ortak,  paylaşılabilir” olmasını bir eşitlik ilkesi olarak görmüş; Osmanlı toprağında yaşayan halklar arasında, din farkının kaldırılmasını savunmuşlardı.

Bu kasaba, İznik kasabası.
Bu ev,  esnaf mahallesinde bir ev.
Bu evde
bir ihtiyar vardır Bedreddin adında.
Boyu küçük
sakalı büyük
sakalı ak.
Çekik,  çocuk gözleri kurnaz
ve sarı parmakları saz gibi.

Bedreddin
ak bir koyun postu üstüne
oturmuş.
Hattı talik ile yazıyor
«Teshil»i.
Karşısında diz çökmüşler
ve karşıdan
bir dağa bakar gibi bakıyorlar ona.

        

       İznik Müşküle Köyü Ve Çınarın Öyküsü…

       İznik  ve Bedreddin için yukarıdaki dizeleri söyleyen Nâzım’a, İznik ilçesinin  üzüm ve zeytinleriyle ünlenmiş Müşküle Köyü’nde ölümünün birinci yıldönümünde vasiyetine uyularak bir çınar dikilir.

    2006 Şubat ayının ilk hafta sonu ziyaret ettiğimiz Müşküle’de, 27 Mayıs müdahalesinden sonra köy muhtarlığı yapmış  Fevzi Kavuk (76) ve Ahmet Yılmaz’la (73) Eğitim Sen İznik Temsilcisi arkadaşlarımızla birlikte (Hakan Gülsüm,Mehmet Bakır) köy kahvesinde görüştük. 1960’lı yıllarda Türkiye İşçi Partisi’nin (TİP) İzmir’deki I. Kongresini yaşamış; burada Yaşar Kemal ve Şükran Kurdakul’la tanışmış ve 1964 yılında TİP Bursa Örgütünün kuruluşunda aktif görevler almıştır. Fevzi Kavuk, 1966 yılında Malatya’da yapılan TİP Kongresine “Şair Baba’nın ressamı” İbrahim Balaban, Avukat Şükrü Akmansoy ve Gürbüz Akkök’le birlikte Bursa Delegesi olarak katılır ve Kongre sonucunda TİP Genel Yönetim Kuruluna; Mehmet Ali Aybar’ın istifası sonrasında ise Şaban Yıldız Başkanlığındaki Merkez Yönetim Kuruluna girer. 12 Eylül’le birlikte tutuklanır Bursa Cezaevi’nde yatar. On buçuk ay sonra serbest bırakılır.

       Fevzi Kavuk ve Ahmet Yılmaz’ın Nâzım ve Nâzım’ın yakın dostlarıyla ilgili anlatımları şöyle: ”Şair İsmail Başaran bizim köylüdür. Nâzım Hikmet’le Bursa Hapishanesinde yatmıştır. Hapisten çıktıktan sonra onun şiirlerini köye getirip gençlere okurdu. Balaban, Başaran ve Eyüp Kültekin, Nâzım’la yatmış kişilerdi. Biz Nâzım’ı onlardan dinlerdik.

       Nâzım garibanlara sahip çıkarmış. Eyüp Kültekin içeri cinayetten girmiş. Baştan Nâzım’a çok kızıyor. Sonradan can ciğer oluyorlar. Eyüp Kültekin hapisten çıktıktan sonra Nâzım’ı ziyarete gidiyor ve onu cezaevinden kaçıracağını söylüyor.”

        Peki Müşküle Köyü’ne başka kimler geldi ? -“Partiden Nihat Sargın, Şükran Kurdakul,  Turgut Kazan, Ataol Behramoğlu, Kemal Tahir, Samiye Yaltırım (Nâzım’ın kız kardeşi) Balaban, Şahap Bakırsan…”

       Çınarı nasıl ve kiminle diktiniz ? –“Nâzım’ın şiirinden esinlendik. Yaşar Kemal’e sorduk, ’iyi olur’ dedi. TİP Bursa İl Başkanı Emin Canpolat geldi. 4 Temmuz 1964’te diktik. Tutmaz dediler ama tuttu. Çok boy verdi. Çınarın altında düz taş vardı. Oraya Nâzım’ın resmini kazıyarak yapacaktık, olmadı. Nâzım için çınar dikildiği her yerde duyuldu. Çok ziyarete gelen oldu. Çınar Rıfat Talan’ın arazisindeydi. Zeytinlere gölge oluyor bahanesiyle ilk çınarı kesti. 1979 yılındaydı. Ben yurt dışındaydım. Ama asıl neden korkuydu.”

      Sonra ne oldu ? –“Sonra kök tekrar filizlendi. Büyüdü. 1 Mayıs’larda ziyarete geliyorlardı. Jandarma yolları kesip çınar bekliyordu. Çınarı tekrar kestiler. Üzerinde ateş yaktılar.”

 

 Çınarın Yerini Kimseye Söylemeyiz…

      Bir çınar daha diktiğiniz söyleniyor ? –“ Sadun Aren’le dikilen bir çınar var. Nerede olduğunu üç-beş kişi biliyoruz. Gizli tutuluyor. Bilinmesini istemiyoruz. Nâzım için bakıyoruz. Gösteremeyiz…”

      O sırada Ahmet Yılmaz (TİP İznik İlçe Başkanı 1975-76) söze girer: -“Çınar büyüyor. Gizli.Kimseye göstermiyoruz. Nâzım’ın şiirlerini çok okudum hala okuyorum. Nâzım’ın boy resmi evimde asılıdır…”

      Fevzi Kavuk ve Ahmet Yılmaz’ın bu sözlerinden sonra sonuç paragrafı yazmaya gerek var mı bilemiyorum. Tek bir söz kalıyor geriye: “Bursa’dan bir Nâzım geçti...”

 Kaynakça: Raif Kaplanoğlu (Bursa Hakimiyet 2), Nahit Kayabaşı (Bursa’da Yaşam 2002), Bursa Kız Lisesi Müzesi (Albüm), Kemal Sülker (Nâzım Hikmet’in Gerçek Yaşamı), Atilla COŞKUN (Nâzım’ın Siyasal Yaşamı Ve Davaları) Nâzım Hikmet (Kemal Tahir’e Mapusa

« Önceki ::

  • 15 mart 2008 tarihinden beri yapılan tıklama

  • Online Sayaç