Hale OYAL
Derin
uğultulu geliyor sesin/iz
Nerdesin/iz
İlkyaz mıdır uçuşur saçlarınızda
ki
karlı bir gündür
açılır pencerelerin/iz
Duvarlarda soluk parmak izlerin/iz
seyrek yağan yağmurlar mısınız ki
göze görünmezsin/iz
İnce bir uzun yol muydu izlediğin/iz
eskilerden
nice bedeller uğruna öğrendiğin/iz
ve
eskiden de böylesine yavaşça mıydı
bu gizli saklı tükenişlerin/iz
Sokaklardır ki
o sevdayı usa düşürür
ve yine
sokaklardır ki
o zamandan sizden iz
Nasıl da parçalara ayrılmış
gökyüzünden habersiz
sonsuzlukta gezinen gemilerin/iz
Vurur kıyılarımıza her ilkyaz
kıyılarınızdan uzanıp erişmiş
çakıl taşı düşleriniz
pırıltısı gökkuşağı yüklenmiş
Boylarınız mıdır yoksa uzun
savrulan ilkyaz rüzgarlarında
ki
buğday başaklarını toplamış da bağrında
tarlalardan kopup gelmiş
direnmişliğin/iz
Bu yürek eski yürek
ki
atar sol tarafınızda
candamarınız gibi
suskun ve sessiz
Ah hele o
acıyla derbeder
kısa ömür takvimlerinizden
hızla ve hırsla koparılmış
masum boyun eğmeyişlerin/iz
Oysa ne çok bildiğimdir
bu gizli sevda ağrısı örselenmişliğin/iz
ki
anılar arasında unutulmuş
ve
her ilkyaz inatla çıkartarak
yeniden...yeniden
sevdayla örgülediğin/iz
Sizden iz.
Mayıs2007/ İstanbul
Hasan ÖZAYDIN
Sağ kolunu savaşa vermiş
Gazinin, taşıdığı madalyon
Misali taşırım,
Sol göğsümde senin yaranı…
İçim kanar
Tarifsiz acılar yaşarım, ama
Ağlayamam…
Nice coşkular
Askerden gelen oğul tadında
Sevinçler yaşarım
Mutluluk kanat takar bedenime, ama
Gülemem…
İçime akarsın sessizce
Her yanım sevdaya keser birden
Kollarım çiçek açar
Bahara durur seninle ömrüm, ama
Sevemem…
İlk hırsızlığımda yakalanırım
İlk aldatışımda basılırım.
Her sözüm ayrı bir pot olur, ama
Utanamam…
Bir şarjörü boşaltırım beynime
Bütün bıçakları saplarım göğsüme
En derin uçurumlara atarım kendimi
Bütün yolları denerim, ama
Ölemem…
Bütün şiirler toplanır beynimde
Cümleler fırtınadaki hazan
Yaprakları misali uçuşur
Sözcükler bayram gibi
Resmi geçide durur
Neler biriktiririm senin için
Seni sevmek var ya bu yürekte
Bakınca gözlerine
Dilim lâl olur
Konuşamam…
Aslı NAZ
Bu mektubu hepinize yazıyorum. Henüz sözcüklerimi yağmurla buluşturmadım; ama biliyorum ki bu mektubun pulunda yalnızlık resmedilmiş bir adres olacak ve şairin dediği gibi, yaşadığımız coğrafya belirleyecek kaderimizi. Her birimiz günü geldiğinde taşlaşmış ıstıraplarımızın gölgesini arayan o anlatıla anlatıla iler tutar yanı kalmayan öykülere benzeyeceğiz. Çünkü olabildiğine yalnızız. Mahallemdeki bütün evleri kendi evimize benzetirdim tıpkı Dokuzuncu Hariciye Koğuşunda olduğu gibi. O zamanlar çocuklarından önce çıkmazdı, onları okula uğurlarken köşeyi dönene dek beklerdi anneler. Besleyip büyüttükleri aşklarıyla koklarlardı evlatlarını. Mahalle kokusu, komşu ekmeği, yan mahallenin bıçkın ablileri ve sevda tuz gibiydi. Giderek soluksuzlaştı sokak, gidenlerle bakışları sertleşti, dudakları aşağıya doğru iniverdi. Üşüdü, anlamını yitirdi kent. Her insan başkasının gözlerinde arar oldu sığınacağı serinliği. Kalp içe döndü. Şehir küstü. Yalnızlaştık en yakın saydığımıza/sandığımıza buz kesildik. Ağızlarından köpükler saça saça ellerindeki paraları sayan adamların iştahından bulandı midelerimiz. Yemeden kesildik, annelerin sütleri kesildi, bebekler aç kaldı birden. Şimdi ben gecenin kara duvarına bir çentik atıyorum hiç bana ait olmamış bir günün daha bittiğini imlemek için. Sonra penceremin önünde hırlaşan sokak köpeklerinin gözlerine doğru mevsimsiz bir aşkı bağırıyorum biraz da utanarak belki de ağlayarak. Aşkta hiç tedbir olur mu?
Yalnızım merdivenlerimde zaman çöreklenmiş, iskeleme zehirli şüpheleriyle yapışıp kalmış hatta kokusunu bulaştırmış her yanıma oysa ben zamansız, kuralsız, hesapsız bir aşkı düşlemiştim.
“Bembeyaz yelkenliydi yüzün/boyundan büyük dalgalarla yıkandı
Deniz sakindi uyuduğunda/sen ki uykunda bile gülümserdin
Kırmızıya kesti hava/yağmur maviye yağdı
Sen bir ıslıkla rüzgârdan demir aldın”
Uzun zamandır düş kırıklıklarıyla örülü, yenilgilerle taçlandırılmış, soğuk ve loş odalarda demlendiğim şiirler yazıyorum. Sana ya da başkasına bunun önemi yok artık. Baksana yelkovanını sokmuş bir akrep duruyor duvarımda. Sense methiyelerimden kendine pay çıkarma dersinden tam puan almak derdindesin. Sen de kimi zaman yakamdan düşmeyen o ithal rejimlerle getirilmiş annesine hiç benzemeyen sözcüklerden yanasın. Gördüğün kadar değil aşk, sağanağına şemsiye açmaya çalıştıkça yalnızlaşıyorsun, düşünsene bir yıldıza bu denli yük yüklemek hele ki ihtimallere dökülen sevdalar için biraz fazla değil mi?
Bir bilsen ne çok şeyi de götürdün giderken.Senin için ne de kolaydı “bitti” demek.Oysa ben sen giderken karşımdaki o tablonun yaldızlarının bir bir dökülmeye başladığını gördüm.Daha önce hiç gözüme batmayan bir ayrıntıya takılıp kalıverdim sen giderken.Mesela duvarın boyasının kendi ölümüne ağladığını duyuverdim.Evdeki eşyaların ürperten yalnızlığıyla sarmaş dolaş oldum. Ne de olsa bırakıp gittiğin eşyalardan başka neye benzetilebilirdim ki. Sonra yeni bir güne uyanınca anlamlı sözcüklerden oluşan cümleler kuramayacağımın farkına vardım. “Mantık mı aşkı öldürür yoksa aşk mı mantığı bitirir?” sorusuna takılıp kaldım.
Adımlarımı hizaya sokmaya çalıştıkça dirençli bir inatla karşılaştım, tebessüm etmeye çalıştıkça somurtan, susturmaya çalıştıkça öfkelenen, hiddetiyle ateşlenen çocuklara benzedim. Aynaya baktığımda ise alnımda doluşmuş kederli ter damlaları, bulutlanmış gözlerim ve bana ait saydığım, sandığım sen varsın/dın. Fakat aynadasın yalnızca oradasın. Uyumalı, unutmalıyım...
Bu sürgit çarpıntı, bu ölüm duygusu, bu yoksulluğa benzeyen acınası haller… İşte haleti ruhiyesi evlere şenlik bir kadın. Bir bilsen ne çok şeyi de götürdün giderken. Eksik miydi cümlelerim daha mı yalvarmalıydım, ne söyle ne? Sen şimdi belki de daha uzakları görme derdindesin ya da tuhafiyeci bir kızın kendi aidiyetini unutmak için maaşının büyük kısmını verip aldığı çantasını taşırkenki sınıf atlama çabasına şaşmaktasın.Ya da belki flaş flaş flaş başlıkları altında verilen ve ülkesini sevmekten gözaltına alınanların maceralarıyla ilgileniyormuş gibi yapmaktasın.Hatta yüksek rütbeli bir iktidarın halkın korkularından öteye geçmemesi için rüyalarına dahi girmeye çalıştığını düşünmektesin.
Uzaklarda kalmış bir kadının ferahfeza makamdan söylediği hüzünlerle boğulduğunu, saçlarını omuzlarından aşağıya düşürerek başını cama yasladığını saatler boyunca incinmiş yüreğini teselliye çalıştığını önemsemiyorsun artık. Ne de kolaymış kabullenmen...
Zamanın beni avutması gerekiyor şimdi ya da beni kollarına alıp uyutması senden kalan ayak izlerinin kaybolması için senden kalan sendelemelerimin düzelmesi için... Yaşam biraz da kaypak yüzünü gösteriyor şimdilerde ama yine de bir yıldız kayıverse göğümde, bir meltem okşasa beni kordonda, fıkırdak adımlarıyla bir genç kız gülümsese umutlanıvereceğim, yeniden inanacağım masallara. Mahcup bakışlı eylül sabahlarında insanların yüzlerine bakacağım tüm kirlenmişliklerine rağmen onları sevebilmek için. Yalnızlık bıçak gibi kesse de nefesimi acıyı tadacağım sen de tattığım gibi.
Kırıldık bugüne, yarına kırıldık daha gizlilerde kalmış sevgilileri öpemeden çalındı ay ışığımız yakamozun yerini düş kırıklıklarına bıraktık. Kimseler rüyalarını hayra yoramadığından yağmur başka topraklara yağdı. Şimdi belki ben de uzaklara gitmeliyim ulaşamayacakları bir aşkı büyütmeye ya da bildik duaları okuyarak şehrin geceden kalma kâbuslarıyla başa çıkmaya başlamalıyım.“Yaşama sanatı, yalanlara inanmayı bilme sanatıdır.” diyor ya Paves inanmalıyım. Fakat önce şu sondaki gereklilik eklerinden kurtul-malı-yım.
Gece doğurmak üzere dağların ardından akça pakça bir kızın başı göründü. Vücudumu ateşler alıyor yüreğim öfkeleniyor bu olanlara. Uzaklarda çalıyor Farjad. Toparlanmaya başladım bile hatta yarın kendime bir iş arayacağım ve mutlu olacağım. Rus ruleti oynamak için geç mi kaldım?
Yelda KARATAŞ
Aramızda ne vardı
Mavi tuzun acısı mı?
Yakamoz bilmez cahil suyun gölgesinde
zıpkın gibi bir bahar mı?
Aramızda ne vardı sahi
Geçmişin boynu eğik hayaleti
Gece yarısı dudağımda oynaşan
Altın damlası terin mi?
Ne varsa aramızda son hamlede bitti kalbim
Ve nedensiz susuşum bir akşam ölümüne karşı
Ah derinde ay doğar ve göğsüme batar
Ama gün.görmez
Ben öldüm aramızda ne varsa
Hiç doğurmamış annenin sütü kadar
Zemheride açan gül tazesi kan
İmkânsız ve hayat olan.
Güney ÖZKILINÇ
Bursa’da cezaevinde
Kapatmışlar bir devi
Ellerini ısıtsın yüreğimin alevi…
İlginç İddialar Ve Bir Tanıklık
Nazım’ın Bursa’ya ilk yolculuğu 1933’tedir. Bursa Ağır Ceza Mahkemesinde “gizli örgüt kurmak”, ”İstanbul, Bursa ve Adana gibi, amelenin yoğun olarak bulunduğu illerde bildiri dağıtmak”, ”duvarlara yazı yazmak…” gibi iddialar öne sürülerek; devleti yıkmaya çalışıp ama sadece yıkmakla da kalmayıp komünist bir düzen kurmaya çalışmak suçlarından idam istemiyle yargılanır. O yıllarda Pirâye’ye şöyle seslenir:
“İhtiyar bir çınar ağacına benzeyen gövdemin içinde her dem taze her dem kuvvetli ve her dem senin ateşinle dolu, aşınmamış, pırıl pırıl bir yürek taşıyorum. Seni düşünürken ben gençleşiyorum.”
1933 yılında toplam 25 mahkum jandarma gözetiminde ve ikişerli kelepçeli olarak Bursa Adliye binasına girerler. Heykel’deki Eski Bursa Adliyesi’nin önü ana baba günüdür. Nâzım, bir başka şairle, Nail Vahdeti Çakırhan’la aynı kelepçeyi paylaşır. Bursa’daki mahkemeyi o yıllarda henüz lise öğrencisi olan ve sonraki yılların ünlü gazetecisi ve yazarı olarak karşımıza çıkan İsmet Bozdağ da izler. İsmet Bozdağ’ın anlatımına göre; savcı elinde tuttuğu bir kağıdı (Enternasyonal bildirisini) Nâzım’ın yüzüne sallar. Ve o sırada mahkeme başkanı, Nâzım’a: ”Bu beyannâmeyi sen mi yazdın?” diye sorar. Nâzım: ”Hayır!“ diye yanıt verince: Mahkeme başkanı: ”Kim yazdı ?” diye sorar. Nâzım: ”Enternasyonal yazdı.” yanıtını verdiğinde, mahkeme heyeti: ”Sanığa soruldu. Cevaben enternasyonal denildiği için müteakip celseye“enternasyonalin” celbine karar verilmiştir…”
Bursa cezaevinde o yıllar 34 siyasi tutuklu varmış.
1933 yılındaki duruşmaya tanıklık eden gazeteci İsmet Bozdağ, 1941 yılında bu kez temsilcisi olduğu Vatan Gazetesi adına Nâzım’la ilgili haber yapmak isteyince belediyedeki işinden olur. Ve bu olaydan sonra Bursa gazeteleri Nâzım’la ilgili haber yapmaya çekinirler.
İlerleyen duruşmalarda daha da ilginç olaylar yaşanmıştır. Bir sonraki duruşmada savcı, adı duruşmaya sonradan eklenen Kadri isminde birinin üzerinde bulunan Karl Marks’a ait kitabı da Nâzım’ın yazdığını iddia etmiştir. 31 Ocak 1934’te Bursa Ağır Ceza Mahkemesi Nâzım Hikmet, Nail Vahdeti, Tosun Ömer ve Yonga Ömer hakkında beş yıl mahkûmiyet kararı verir. Hapis cezası alan bu dört kişi 5 Ağustos 1934’te cumhuriyetin onuncu yılı dolayısıyla çıkarılan af sonucu serbest bırakılır.
Nâzım, Harp Okulu ve Donanma Davaları sonucu davaları yürütenlerin siyasal tutumları nedeniyle 29 Ağustos 1938’de 28 yıl 4 ay hapis cezası almış ve bir iki cezaevinde kaldıktan sonra Çankırı Cezaevine gönderilmiştir.
5 Aralık 1940. Anadolu’da bir bozkır sabahı… Nerde başlayıp nerde bittiği belli olmayan bir rüzgar ve uzayıp giden yolun kıyısında aralıklarla öbekleşmiş, yarılmaya karşı dirençli; dokusu sıkı ve sağlam akasyalar… Ve akasyalar gibi dirençli, onlarca yüreğin, onlarca nefesin attığı Çankırı Cezaevi…
Sabahın erken saatleriyle birlikte avluda bir hareketlilik başlar. Çankırı Cezaevi’nin nakil aracı bir iki marş sesinin ardından çalışır ve yanaşır demir kapının önüne… Nâzım Hikmet, kendisine verilen rapor gereği kaplıcalı bir kent olan Bursa’ya; bir başka deyişle, duvarları arasında kesintisiz olarak on yıl yatacağı Bursa Hapishanesi’nin beş yüz altı kilometrelik yolculuğuna o gün başlamıştır.
Bu arada belirtmem gerekir ki Nazım, Bursa’ya bir kez kelepçesiz gelir ve kelepçesiz gider.
Bursa’da Kelepçesiz Bir Gün…
1936 Mayısının son Pazar günü Nâzım, bu kez Akşam Gazetesi’nin bir muhabiri olarak Bursa’dadır. Bursa’da yoksul bir emekçi ailenin çocuğu olarak dünyaya gelen ve geçirdiği sıkıntılı yılların ardından Akşam Gazetesi’nde çalışmaya başlayan “Amcabey” tiplemesinin yaratıcısı Cemal Nadir’in sergi açılışı yapılacaktır. Haber yapmayı hem arkadaşlık hem gazetecilik görevi olarak gören Nâzım, soluğu Bursa’da alır. Bu, onun Bursa’ya kelepçesiz olarak gelip kelepçesiz olarak gittiği son yolculuktur…
Nazım’ın, Bursa’daki yaşamı öyle tanıklıklarla dolu, araştırdıkça öyle ilginç anılar karşınıza çıkıyor ki…
Bursa Kalesinde Orhan Kemal’le Aynı Koğuşta…
Bin dokuz yüz kırk. Beş aralık. Cezaevi arabası, kuzeyde çınarları güneyde meyve ağaçlarını, pınarları ve Uludağ’ın eteklerine serpilmiş Kızık köylerini geride bırakarak Bursa’ya yaklaşır… Bursa Hapishanesi o zamanlar nüfusu yüz bin kişi olan şehrin dışına düşmektedir. (Bugün Uluyol Caddesinde bulunan Yeni Adliye Binasının olduğu yer)
Nâzım, Bursa Hapishane’sine girer girmez eline kağıt kalemi alır ve Çankırı’daki dostu Kemal Tahir’e şöyle der: ”Bursa’dayım. 33 senesinden beri Bursa Hapishanesi’nin duvarları, pencereleri, malta boyları değişmemiş. Ne eskimişler ne yenileşmişler. Hatta o zamandan kalma bir iki mahkûma dahi rastladım… Oda arkadaşımın adı da Kemal. Senin adın gibi. Yalnız adı değil sana benzeyen, şiire meraklı, senin gençliğin gibi…”
Nâzım’ın bahsettiği kişi, önceleri şiire meraklı fakat Bursa Hapishanesi’nde onun yönlendirmesiyle öykü ve roman yazmaya başlayan ve sonraki yıllarda “Arkadaş Islıkları, Gurbet Kuşları, Yalancı Dünya, Hanım’ın Çiftliği, Bir Filiz Vardı, 72.Koğuş…” gibi kitapların yazarı olarak karşımıza çıkan Orhan Kemal’den başkası değildir… Nâzım, Kemal’le yakından ilgileniyor, Fransızca öğrenmesi için destek veriyor ve kendi bilgisini onunla cüretkârca paylaşıyordu… Nâzım, Orhan Kemal’in şiirle uğraşmasına, şiir yazmasına kızardı. Ona roman ya da öykü yazması yönünde telkinde bulunurdu. Onunla Bursa Hapishanesinde kaldığı 1943 yılına kadar çok yakından ilgilendi. Kendisi gibi haksızlığa uğratılmış aydınlara şöyle seslendi:
“Yüklü yemiş dallarıdır kollarımız,
silkeler durur düşman, silkeler durur bizi.
ve yemişimizi daha rahat, daha kolay toplamak için,
OKUR GÖRÜŞÜ!